Karga

Ağzı kulaklarında bir hayata doğmadım ben.

Şu kara kanatlarıma çok kar yağdı, kara başıma çok fırtına vurdu. Senelerdir göklerinde pervaz ettiğim bu kentte kara gözlerim geceleri ve gündüzleri gördü. Gecelerin ucubelerini ve gündüzlerin seçkinlerini seyrettim. Bir şehir kargası olmanın ağırlığı yüklendi sırtıma. İnsanoğlu denen garip yaratık sadece sahilin zenginliğini bildi, yahut sadece varoşların yoksunluğunu… Oysa ben her ikisine da kanat çırptım.

Bir gün, benim Kargana’mdan ve Kargamca’mdan daha pörsük iki ihtiyar adam belediyenin arkasındaki durakta oturmuş lak lak ediyordu. Az evvel bir ufaklığın yere attığı poğaçanın peynirini mideme indirmiş, durağın yanındaki ağaçta bir şekerleme yapma niyetindeydim. Ama bu ihtiyarlardan birisinin sözü uykumu kaçırdı doğrusu: “Neler gördük efendim, şu karganın dili olsa da söylese.” Sonra anlam veremediğim bir şekilde cızırtılı cızırtılı güldüler. Oysa onların gördüklerinden daha fazlasını devretmişti şu ihtiyar gözlerim. Hep hafife alır insanoğlu bizim karga milletini. Evet, dile gelip söylesem neler söylerdim, ama o ihtiyarların perdelenmiş kulakları işitmezdi ki beni. Bunun üstüne, durakta bekleyen şişman adam da beni hiç ciddiye almadan simidini lop lop yutuverince moralim iyice bozuldu.

Öyle düşünceli halde Söğütlüçeşme üzerinde bir tur atıp Altıyol’dan aşağı kendimi Rıhtım’a vurdum. Bu Kadıköy’ün sahili de amma değişim geçirmiştir ha! Renkten renge girme konusunda bukalemun nam hayvandan üsttedir. O da ayrı mesele. Neyse, şu bizim şımarık martı milletinin çığlıkları deniz üstünde oynaşırken vardım, bir bankta oturan genç adamın tepesinin üstündeki dala kondum. “Gaaak!” deyişimi “Baaak!” diye anlamış olacak ki -aramızda kalsın, o alık suratını çevirip- bana baktı. “Merhaba ihtiyar.” sözü çok hoşuma gitti. Elinde bir defter, defterde Kargamca’mın tüyleri kadar karışık bir yazı görünce anladım ki kaydediyor bu sarı kafa! Yazıyor. Bana öyle derinden baktı ve cebinden öyle lezzetli bir tatlı hediye etti ki, o an aramızda gizli bir lisan peyda oldu ve ben konuşmaya başladım. Belediyenin oradaki ihtiyar buruşuk dudaklarını cızırdatarak güldü bana; ama işte bu sarı kafalı genç adam anladı dilimden. “Eee, anlat bakalım.”dedi. Ben işi ağırdan alarak yerde biraz zıpladım, sonra hemen yanındaki bankın üstüne kondum. O şaşkın suratına rağmen ne derin gönlü varmış. Bana kalsa gidip omzuna tünemek isterdim; ama bu insanoğluna pek de güvenilmez. Önce bir lokma, sonra bir tekme gelebilir. Bir de şu uzun burnunu gagama benzettiğimden midir nedir, iyice kanım kaynadı kerataya. Tabii, cebinden çıkarıp sunduğu lezzetli parçanın etkisi de yadsınamaz.

“Madem yazıyorsun, şu ihtiyar kargayı iyi dinle. İyi dinle de eksik yazma.” dedim. Pürdikkat, gözlerime baktı. Kuyudan bakıyor sanki. Aman, şu benim kara misket gözlerimin çapağına değişmem onunkileri! “Seni Allah gönderdi.” dedi. Tövbe! Hepimizi Allah gönderdi dünyaya. Ne yalan söyleyeyim, bu sarı kafanın biraz saf olduğu konusunda birtakım kanaatlerim var. Fakat onca insan içinde dilimden anlaması yok mu, dünyaya değer. Şu yılların yükünü devredeyim genç adama, anlatıp kurtulayım gördüklerimin yükünden. Anlattım. O şaşkın da dinledi, baktı, yazdı; yazdı, düşündü, dinledi…

“Ağzı kulaklarında bir hayata doğmadım ben. İlkin eski bir konağın çatısına değdi kanatlarım. Kargana’mın oraya taşıdıklarıyla beslendim.O zamanlar şimdiki gibi mi Kadıköy? Ne gezer! Çöplerde bile bir parça ekmek bulamazdı da Kargana’m, günü geceyi aç geçirirdik. Fırınların, dükkanların önünde kuyruklar oluşurdu, o insanları gözetlemek için bazen validenin peşinden uçardım. Bekle ki birisi yere bir parça simit yahut ekmek düşürecek de kapacaksın! Karga milletinden çok ceset düştü toprağa o yıllarda. İnsanoğulları da kırıldı köşelerde, sokaklarda.

Sonraki yıllarda rızk arttı. Bizim için çatılara, bahçe duvarlarına nafaka konuldu. Afiyetle yedik çok şükür. Başka yerlere uçtuk bazen, başka sulardan içtik. Ama her seferinde Kadıköy yurdumuza döndük. E, yeri sizinse göğü de bizim! Gel zaman git zaman, Kargana ve Kargamca beş on akranıyla birlikte iyice yaşlanıp yoruldular. Pek gezip dolaşmaz oldular. En yakın çöplere kondular, en yakın bahçeleri yoklamakla yetindiler. Ama ben yıllarca o ağaç senin bu çatı benim gezdim Kadıköy’ü. Kanat çırpmadık gök, didiklemedik çöp bırakmadım vesselam. Bunca yıl insanoğlunu gözlemledim yücelerden. Heyhat, anlayamadım gitti gecesi ayrı gündüzü ayrı semtinizi. Gece çökünce ucubeler dolardı semtinize. Gündüzleri boyalı yüzlerinizle arzı endam ederdiniz.

İyi dinle bu ihtiyar kargayı. Kendinize gecelerin çatısından, gündüzlerin ağaç tepelerinden bakmak için bu kara gagamdan çıkanları kaydet.”

Ben bunları anlatırken bizimkiler gagırdayarak geldiler ve yandaki ağaca doluştular. Doğru, geveze bir millet bizimki. Hatta bu gürültücülüğümüzden biz de bıkınca aramızda meşhur mani söylerdik:

“Kara karga, al karga
Her ötüşü bal(!) karga
Bizde kulak kalmadı
En iyisi lâl karga.”

Ama öylesine de rastlayamadım. Ben de pek suskun sayılmam ya, neyse… Bizimkiler kendi aralarında patırdayadursun, kara bir kedi gelip sarı kafalı adamın ayaklarına sokuldu. Dostumun bir eliyle o mendeburu okşamasını kıskanmadım desem yalan olur. Fakat madem söze başladık, yarıda kalmasın diyerek devam ettim:

“Gece çökünce Moda’daki ihtiyarı görürdüm cam önünde. Elindeki mendiliyle küçülmüş gözlerini silerdi. Hep yollara bakardı. Bir gelecek mi var acaba? Bu yalnızlık yorgunu kadını mendiliyle baş başa bırakıp Söğütlüçeşme tarafına uçardım. İstasyonun dibine çömelmiş çocuklar görürdüm orada. Ellerindeki poşetleri ağızdan ağza gezdirerek otururlar, titreyerek uyurlardı. O saatte ezkaza oradan geçecek bir insanoğlu olunca bu sıtmalı çocuklar çeviriverirlerdi etrafını. Sonrası bana karanlık.

İçimin bulantısına iyi gelir diyerek kendimi vururdum Rıhtım’a. Denizi selamlardım kara kanatlarımla. Gözlerimi yere çevirince bir karış eteklerini rüzgara vermiş, suratı boyalılar çarpardı gözüme. Ellerindeki çantaları bazı arabalara fırlatır, bazı adamlara tükürürlerdi. Fakat hemen önlerinden yırtık, kirli elbisesi ve bir kelep sakalıyla geçen kambur adamı görmezlerdi de buna şaşardım. Demek bu insanoğlu istemediğini görmüyor!

Bu sesler de ürkütünce beni cami kapılarına pervaz ederdim. Bir kere öyle bir şey gördüm ki anlatsam inanmazsın. Ama yalanım varsa kafama ceviz düşsün! Bir tedirgin kadın geldi. Gizli adımlarla girdi avluya. Bir kucak çaput bırakıp kaçtı. Az sonra o çaputlar arasından viyak viyak sesler gelince anladım ki yavrusunu terk etmiş! Üniformalı adamlar oraya gelince kanada kuvvet oradan uzaklaştım.

Bazen de Fikirtepe’nin bakımsız göklerinde pervaz ederdim karanlıkta. Burada sesler yüksek çıkar, kapılar sert kapatılırdı. Oraya buraya sataşan üş beş sarhoş olurdu sokaklarında. Üşümüş gençler gider gelirdi bir evden öbür eve. Göğü kömür dumanıyla bulutlanmış olduğundan ciğerlerim pek tahammül edemezdi bu havaya ve kendimi yolun öbür yakasına, ışıklı Cadde’ye atardım. Ne manzara! Vur patlasın çal oynasın. Işık yağmuru… Ses yağmuru… Yolun öbür yakasındaki Fikirtepe’nin isli gecelerinde ara sokaklarda patlayan silahların yerine bu ışıklı Cadde’de şişelerden köpüklü içkiler patlardı. Ben yine düşünürdüm insanoğlunun zıtlığını: Aradan bir yol geçiyor, yolun deniz tarafı daima parlak ve rahat; yolun arka tarafı daima hüzünlü ve tedirgin. Oysa bizim karga milleti gökleri bölmez yollarla, araya setler çekmez.”

Şaşkın dostum ve ben gizli dilimizle hasbıhal ederken bir curcuna koptu. Meğer bizim karga milletinin üşüştüğü ağaçtan bir yavru kargacık yere düşmüş. Bizimkiler de kendi gagırtılarından aman bulamamışlar ki yavruyu görsünler. Sen, siyah tüylü mendebur kedi, sarı kafalı dostumun ayaklarından ayrıl, sinsi sinsi yavru kargaya yanaş. İşte o an kıyamet koptu. Bizimkiler feryat figan ederek kara kediye saldırdılar. Mendebur, başını mı korusun kuyruğunu mu şaşırdı. Yavru kargaya saldırdığına bin pişman, karga kardeşlerin gagaları altında debelenip durdu. Ben de saldırıya ufak bir katkıda bulunmak için kanatlandım. En küfürlü “Gaaak!”ımı ağzıma alıp kara kediye doğru süzüldüm ama o bir fırsatını bulup yıldırım gibi uzaklaştı. Bizim gevezeler de tüm öfkelerini bağırarak peşinden gittiler. Bir süre üç beş ihtiyar karga ağaçta, ben de bankın üstünde gagırdayıp durduk. Dostumun verdiği peynirli poğaça beni sakinleştirdi. Yüzüne baktığımda o alık suratının şaşkınlık içinde olduğunu gördüm. “Ne sandın ya.” dedim, “O mendebur hangi deliğe saklansa bizimkiler onu bulur ve iyice hırpalarlar! Kafasına ceviz düşesice!” O, az önceki olayı yazarken ben biraz sustum ve sakinleştim. Sonra devam ettim:

“Bahariye’ye dört mevsimde de gün baharla gelir. Boyalı yüzleriyle renkli elbiselerini savurup geçer kızlar. Mektep çocukları tıkınıp gülüşerek yol alır. Vitrinlerde ışıldar hayaller.

Rıhtım’a inseniz ele eledir gençler. Çiçekçi kadının alayları ve küfürleri renk katar havaya. Çocuklar sevinçlerini büyütür yaramaz martılarla.

Cami avlularına dolar nur yüzlü ihtiyarlar. Tren yolları şarkılar içinde. İstasyonlarda rengârenk kalabalıklar… Ana kucağında nazlı, tanıdıklar ortasında şımartılmış çocuklar…

Bize de bol nimet alışveriş merkezleri önünde, parklarda, duraklarda… Sanki gecenin ucubeleri kuyularına kaçmışlar da yerlerini bu mesut insanlara bırakmışlar… Aynı caddelerin karanlığıyla aydınlığı bu kadar uzak mı olur?

Garip yaratıklarsınız vesselam. Bir soru sorayım sana, siz gece gördüklerim misiniz gündüz seyrettiklerim mi?”

Bu sorum üzerine kafasını kaşıdı. Cevap vermedi. Bizim iki yüzümüzü de sen bizden iyi resmettin karga dost, diyemedi. Ben bunu alıklığına vermek istedim ama belli ki o insanlık onuruna yedirememişti. Atan ve terk eden, satan ve çalan, dilenen ve ağlayan insanlar sabah olunca alan ve veren, gülen ve yürüyen, renklenip çiçeklenen bir kalabalığa nasıl dönüşüyordu? Belli ki bu sarı kafanın düşüneceği ve yazacağı çok şey vardı.

“Daha anlatsam destan olur dostum. Ben sana bir kapı açtım, sen oradan içeri girdin ve kendinize tepelerden bakma fırsatı yakaladın. Beni dinlemen hem sana yaradı hem bana. Zira benim yüküm hafifledi, senin gözün çoğaldı. Bak ve gör. Benim kara kafamın almadığı insanoğlunu belki senin sarı kafan alır. Hadi karga dost uçar!” diyerek havalandım. Eli cebine gidip de son bir ikramda bulunur mu diye etrafında birkaç tur döndüm. Nafile! Bizim şaşkın kim bilir hangi âlemlere dalmış, gözleri denizlerde, bakışları bulanık, defteri kapalı… Şimdi de denizden bir martının gelip yeni bir hikâye armağan etmesini mi bekliyor acaba? Çok bekler. O geveze çocuklar şu ihtiyar karakarganın bir kanadı kadar tanır mı insanoğlunu!

“İnsan insan bak dedi / Aptal karga çok dedi / Vurur bindiği dala / Şu insan ne budala!” diyerek Kargana’mdan öğrendiğim tekerlemeyi söyledim ve dalgamı geçtim. Gölgelerle birlikte uzayan burnu çok komik görünüyordu, bu yüzden gagamı sonuna kadar açıp yırtılırcasına güldüm. Şaşkın dostumu alık suratıyla ve küçük defteriyle orada bırakıp kanat çırptım. O kadar bitkinim ki gidip bizim ihtiyarların yanında tüneyeceğim artık. En yakın bahçeleri yoklamakla yetineceğim. Sadece komşu pencere önlerine konacağım. Gece gündüz kanat çırptığım bu semti geceleri ucubelere ve gündüzleri renklilere bırakacağım….


Tags:

Bilgecan Rüya Yorumu Yemek Tarifleri Sitesi