Bir Dervişin Hikayesi

Bir Dervişin Anıları..
Yine bir bahar mevsimi…
Odamın penceresinden dışarı baktım, hava güneşli pırıl pırıl.
Hani sevda romanlarında anlatılrı ya, öyle.
Penceremin önünde duran akasya ağacının çiçekleri nevbaharı müjdeliyordu. Bahçedeki mayıs papatyaları, akasya çiçeklerinden daha heyecanlı, baharı müjdelemekten öte, anlatmaya çalışıyorlardı. Papatyalar, sarı goncalarını gösterebilmek için beyaz yapraklarını olabildiğince geniş minik minik güneş taklidi yapıyorlardı.
Akasya ağacında dizili kuşlar, penceremin hemen önünde seranat yapar gibi koro halinde ötüşüyorlar, arada bir susup, ‘kendilerini dinleyen var mı?’ diye bakıyorlardı, tam o sırada sanki mayıs papatyaları daha da bir başka açıyorlardı. Bu durumu görenkuşlar, neşe ve coşkuyla bestelerine devam ediyorlar, çiçekler ve yapraklar ise bu eşsiz beste karşısında, kendilerini esen meltem yelinin narin kollarına bırakarak dans ediyorlardı.
Bu sabah penceremden dışarı baktığımda, dışarısı bana böyle geliyordu. Her ne kadar akasya ağacı ya da papatyalar olmasa da, pencereden baktığımda, sadece hava alanına inip kalkan uçakları görüyor ve onların sesini duyuyor olsam da, gönlümün penceresinden bakığımda, yukarıda anlatılanların hepsi vardı…
Çünkü Seyda Hazretleri’nin yanındaydım ve bu ilk gecemdi, ilk gecemde rüyalarım değişmişti ki penceremin değişmesi gayet normaldi.
“Artık burada kalacaksın” demişti.
“Ne için burda kalacağım, burada ne yapacağım?” diye sormamıştım. Sadece: “Sultanım sıkıntılarım çok” diyebilmiştim.
O ise tebessüm ederek; “Saadatlar insanı ince ince imtihan eder, bazı zeman gelir ki (zaman derken ‘a’ yerine ‘e’ kullanır, bu da çok hoşuma giderdi) sofi pes eder, yani artık yapacak birşeyinin kalmadığını ve ALLAH-uZülcelal’in nimetleri karşısında ne kadar aciz kaldığını anlar, işte bu anda Saadatlar o sofiye sahip çıkar” demişti.
Ben bundan da öte bir durumdaydım. ALLAH-u Zülcelal’in nimetlerinin karşısında acizlik ne demek! Aldıım her nefesin karşısında acizliğimi yaşıyor, bir sonraki nefesin endişesini çekiyordum. Hatta, nefsim bu durumu kendi lehine kullanarak, beynimde anlamsız grift vesveseler oluşturarak aklımı karıştırıyor ve adeta ruhumu esir almaya çalışıyordu.
Ben feryad edip yardım dilemeye çalışırken, adeta boğazım düğümleniyor, sesim çıkmıyordu. Tam bu anlarda idi. “Artık burada kalacaksın” demişti.
Yıllar yılı arkadaşlarımla sohbet ederken her zaman: “İnsan mürşidine yakın olmalı, yanında dizinin dibinde olmalı” derdim.
ALLAH-u Zülcelal’e dua ederdim. Çocukluğumdan bu yana dinlediğim menkıbelerden kurduğum bir hayal dünyam vardı. ALLAH dostlarının dizinin dibinde olmak, onlarla berbaer aynı havayı teneffüs etmek, onların yakın hallerini görmek arzusu, içimde hiç küllenmeyen bir sevda gibi, sonu olmayan bir hayal gibi durdu…
İşte bu gün, bu hayalim gerçek olmuştu, Seyda Hazretleri ile aynı yerdeydim.
O zamanlar etrafıma baktığımda, bu durum orada bulunan sofiler için olağan üstü bir durum gibi görünmüyordu, ama benim için farklıydı.
Hani yıllar yılı kurduğunuz bir hayalin bir anda gerçekleşmiş olduğunu düşünün neler hissedersiniz. İşte ben onları hissediyordum.
Hayatımda her şeyin değişeceğini biliyordum. Duygularımın, düşüncelerimin, ibadetlerimin hatta rüyalarımın bile…
Her sabah namazına tatlı bir heyecanla kalkar, üşenmeden koşarak abdest almaya gidip bir an önce Seyda Hazretleri’nin geleceği yol üzerinde beklemek, en büyük keyif olmuştu.
Evinden çıkıp camiye gelirken izlemek ve size yaklaştığında tatlı ve latif bir lisanla selam vermesi, o günleri tatlı kılan en önemli noktalardı.
Öğle namazıa birkaç saat kala, gelerek camiye girer ve ardından heyecanla biz de girerdik. Heyecanlı ve bizim için dünyanın en müstesna mederese eğitimi gibi olan kitap çalışmalarına katılır ve ben her seferinde derin ilmi idraki feraseti ve konulara hakimiyeti karşısında heyecanlanır, her seferinde hiçbir şey bilmediğimin farkına varmanın mahcubiyeti ile durudum karşısında.
Artık onunla dolu dolu geçen hayatım başlamıştı ve sanki hafıza kaybına uğramıştım. O güne kadar başka bir hayatım olmamış, hayatımın her anını yanında geçirmiştim ve ondan başkasını tanımamış gibiydim.
Ailem ve çocuklarım vardı ve onları çok seviyor olmama rağmen aklıma gelmez olmuşlardı.
Aradan iki ay geçti, henüz eve memleketime ailemin yanına gitmek gibi bir arzu da yoktu içimde. Bir akşam kitap çalışmaları bitince bana:
“Çocuklarının yanına git, onların ihtiyaçlarını gider, bir müddet kal geri gelirsin” dedi.
Ben mahcup olmuştum, onda hiçbir ima olmamasına rağmen, sanki hareketlerimle böyle bir istek içinde olduğumu hissettirmiş gibi utanmıştım.
“Yarın gidersin, onların senin üzerinde senin de onların üzerinde haklarınız var, ihtiyaçlarını gidermek gerekir” dedi.
“Siz bilirsiniz…” dedim.
“Öyle öyle. Yarın :insaALLAH git, biraz kalıp gelirsin” dedi.
“Baş üstüne…” dedim.
“Bunu al, çocuklarının ihtiyaçlarını giderirsin” dedi. Ben daha da utanmıştım. Ama almamak adapsızlık olur düşüncesiyle aldım.
Bir gün sonra memleketime, çocuklarımın yanına geldim. Yanlarına geldiğimde gerçekten onları özlediğimin farkına vardım.
Fakat aradan bir hafta geçmişti ki birden gönlüme Seyda Hazretkeri düştü. Adeta kendimi gurbette hissediyordum. İnsanın kendi evi gurbet olur mu? Bana olmuştu…
Elimde değildi sanki. Uzak illerde çalışmaya gelmiş bir gurbetçi gibi hasret duymaya başladım.
Aynı gün acilen Seyda Hazretleri’nin yanına dönmeye karar verdim.
Bir gün sonra sabah namazına doğru dergâha ulaştım. Hemen abdest aldım ve Seyda Hazretleri’nin geleceği yol üzerine durdum.
Biraz sonra göründü. Yaklaştığında selam verdi: “Geldin mi?” dedi. Ben uzandım elini öptüm. “Hoşgeldin” dedi.
O an, çocuklarımdan annemden babamdan ayrı olmam hiçte aklıma gelmemişti. Kendi kendime: “Hani bir şarkı var ya ‘Anadan ayrı, babadan ayrı bir de yardan ayrı düştüm hepsinden acı’ diye mırıldanırdım he. Bu sabah ise; “Yarimden ayrı” bölümünü söylemedim. Zira, Seyda Hazretleri’nin yanındaydım…

Tags:

Bilgecan Rüya Yorumu Yemek Tarifleri Sitesi