Bende İnsanım, Mühendiste İnsan!


Vakit çok geç olmadan “insan” olmayı öğrenmeliyiz öncelikle.  Ardından da insanlara insan oldukları için değer vermeyi.

Bir kamu dairesinde bekliyorum. Herkesin bildiği gibi bir yer burası. Koridorda sıralanmış karşılıklı odalar; hepsinin de kapısı kapalı. Dışarıda sandalyeler var. İnsanlar oturmuş, işlerini halledecekleri zamanı bekliyor. Bende oturmuşum Esasında görevli memur “Senin işin öğleden sonra hallolur ancak abla,” demiş ama ben dışarı çıkmaktansa burada kalmayı tercih etmiştim. İnsanları seyretmeyi, onların hikayesini hayal etmeyi…

Yaşlı bir amca geliyor önce, beli hafiften bükülmüş, belli ki ayakları güçlü değil, bastonuna dayanıyor.  Zorlukla yürüyor ve hemen yanımdaki sandalyeye oturuveriyor. Aslında oturmak değil bu, kendini bırakıyor sandalyenin üstüne. Derin bir nefes alıp soluklandıktan sonra yanımızdan geçen memura bıkkınlık dolu bir ifade ile sesleniyor: “Evladım, sabahtan beri buradayım ne zaman imzalatacaksınız benim şu evrağı?” Memur başını bile çevirmeden  yanıtlıyor; “Amca müdürün işi çok biraz hafiflesin halledeceğim.”

Bende İnsanım, Mühendiste İnsan!


Az sonra aynı memur yine geçiyor önümüzden. Bu sefer yanında birisi daha var. Orta yaşlarda, takım elbiseli, hafif kır saçlı bir adam… Müdürün odasına giriyorlar ve on dakika sonra çıkıyorlar dışarı. Adamın elinde evraklar var. Memura dönerek “Tamam, değil mi?” diyor. “Halloldu imza işi, gidebilirim artık…” “Evet” diyor memur, “Her şey tamam, kolay gelsin size.” Yaşlı amca ve ben şaşkın seyrediyoruz olanları. Memurun yanındaki adam ayrıldıktan sonra “Evladım” diyor yaşlı amca, “Müdürün işi bitti galiba, hadi benim şu evrakı imzalatıver de gideyim, tansiyonum var benim, çok yoruldum artık.” “Yok, amca bitmedi daha müdürün işi” diyor memur. Amca şaşkın söyleniyor, “İyi ama az önceki adam imzalattı ya işte, bir imza değil mi altı üstü, bunu da imzalasın müdürün.” Memur biraz sinirli, kendinden oldukça emin bir biçimde cevap veriyor yaşlı amcaya: “Amca o gördüğün koskoca bir mühendis, bekletmek olur mu onu?!” Gözleri yere devriliyor amcanın, başını önüne eğiyor, omuzları düşüyor ve mırıldanıyor usulca: “Oğlum mühendisi memuru mu var bu işin, mühendis değilim, ama ne fark eder ben de insanım, o da…”

İnsanlar geçiyor gözlerimin önünden, ama artık merak etmiyorum onların hikayelerini. Öğrenmeye çalışmıyorum, onları hayallerimin kahramanı yapmıyorum. Çünkü her defasında o yaşlı amca geliyor aklıma. Kim olduğu önemli değil, “insan” olduğunu biliyorum yetiyor. Düşünüyorum sonra; kaçımızın hayatından geçti diye böyle yaşlı bir amca? İnsan olarak en büyük zaafımız değil mi birilerini hemen değerli yahut değersiz kılmak. İnsanlara kimliklerine göre muamele etmek değil mi bizim en büyük meziyetimiz? Hangimiz karşılaşmadı bir dost meclisinde yahut bir sohbet ortamında yapılan “çifte standart”la? Peki, kaçımıza denk geldi yürekli bir yaşlı amca, insanlara “insanlığı” hatırlatan?
 

Sedye Fiyatı Geri Sarımlı Düşüş Tutucu