Hazret-i Mevlânâ



"Güzeller, saf ve berrak ayna aradıkları gibi,
cömertlik de, fakîr ve zayıf kimseler
ister. Güzellerin yüzü aynada güzel görünür,
in'âm ve ihsanın güzelliği de fakîr ve
garîblerle ortaya çıkar".
Hazret-i Mevlânâ

    Çöl ortasında fakîr bir bedevî, çadırında hanımıyla oturuyordu. Bir gece hanımı:
   "- Bütün yoksulluğu, cefâyı biz çekiyoruz. Herkesin ömrü bollukla geçiyor. Sadece biz fakîriz. Ekmeğimiz yok, katığımız üzüntü. Testimiz yok, suyumuz göz yaşı.. Gündüzün elbisemiz güneş, geceleyin döşek ve yorganımız ay ışığı. Açlığımızdan dolunayı okkalık ekmek sanarak, gökyüzüne saldırıyoruz. Yoksulluktan dolayı havada uçan sineğin damarının kanını emmedeyiz. Bizim hâlimiz ne olacak böyle?" diye dert yandı.
   Bedevî şöyle cevap verdi:
   "- Be kadın, daha ne zamana dek dünyâ malını arayıp duracaksın? Şu dünyâda ne kadar ömrümüz kaldı? Akıllı kişi rızkın azına çoğuna bakmaz. Çünkü ikisi de gelip geçicidir, sel gibi akıp gider.
   Bilesin ki, gönüllerimizdeki dünyâ keder ve gamları, hep bizim varlığımızın ihtiras tozundan, hırs bataklığından meydana gelmektedir. Allah'ın mülkünde yaşıyoruz. O'nun verdiği rızıklarla merzûkuz. Kanâatten daha güzel bir zenginlik olabilir mi? Bu böyle, şu şöyle demek, şeytanın içimize düşürdüğü kuruntu ve vesveselerden başka şeyler değildir.
   Ey hanım! Bolluğa alışmak kadar kötü bir şey yoktur. Çünkü alışılmış şeylerden firak, çok güç olur. Bedenine tapan, yâni nefsinin her arzusunu yerine getiren kimsenin canı tatlılaşır, günü geldiğinde teslîm ederken çok zorluk çeker. Sen bunu idrâk et de, başıma gelecek olanı zorlaştırma!
   Ey hanım! Gençken daha kanaatkar idin, yaşlandın hırsın arttı; altın istiyorsun. Halbuki önceden altından daha kıymetliydin sen. Eşin, benzerin yoktu. Ne oldu sana ki, bu hâlini terkettin de fânî ve gel-geç şeylerin isteğine düştün?.."
   Hanımı bunları dinlemiyor, üstelik öfkesi arttıkça artıyordu. Devamla:
   "- Ey namustan gayri bir şeyi olmayan adam.. Artık senin yaldızlı sözlerinden bıktım.    Hâlimize bak da utan! Bana kanâatten bahsediyor ve gururlanıyorsun. Ne vakte kadar bu çalım? Sen kanâatten ne vakit canını nurlandırdın? Sen açlıktan havadaki çekirgenin damarını vurmaya çalışırken, nasıl olur da, bey ve paşalarla adım atmaya kalkışabilirsin? Bana öyle horlukla, kötü kötü bakma ki, senin damarlarında nelerin dolaştığını, içinden ne kötülüklerin geçtiğini söylemeyeyim. Gafil kurt gibi üstüme atılma! Senin gibi, insanı utandıracak bir akla sâhib olmaktan ise, akılsız olmak daha iyidir." dedi.
   Kocası sükûnetle cevap verdi:
   "- Sen kadın mısın, yoksa keder kumkuması mı? Yoksulluğumla ben iftihar ederim. Başıma kakma! Mal, mülk ve para başta külah gibidir. Külaha sığınan keldir. Zengin, kulağına kadar ayıp içine dalan kişidir ki, malıyla ayıbını örter. Yoksulluk, senin anlayacağın şey değildir; peygamberlerin ve velîlerin nîmet bellediği fakirliğe hor bakma! Bu fakr haliyle Rabbime daha yakın olup bambaşka bir ganîmete nail oluyorum. Allah göstermesin, benim dünyâya karşı tamahım yok. Gönlümde, kanâatten bir âlem var. Ey kadın! Kavgayı, darılmayı bırak!    Bırakmayacaksan hiç olmazsa beni bırak! Benim kavga etmeye iktidarım yok. Savaşlar şöyle dursun, gönlüm barışlardan bile ürkmekte.. Susacaksan ne âlâ, eğer susmazsan, şimdi evimi, barkımı bırakır, kuru başımı alır giderim!.."
   Kadın, kocasının bu ayrılık sözleri üzerine ağlamaya başlayarak gözyaşlarına büründü; pişmanlık gösterdi. Benliğini bırakıp yokluk yoluna düştü de kocasına nedametle:
   "- Ben hanım değil, senin ayağının toprağıyım. Bedenim, canım, varım ve yoğum hep senindir. Senin için bir kere değil, her nefeste tekrar tekrar ölmek isterim. Senin bana söylediğin şeyler karşısında artık candan da tenden de vazgeçtim.
   Niçin ayrılıktan söz ediyorsun? İşte itirazı ve kınamayı bir kenara bıraktım; candan özürler diliyorum. Meğer senin pâdişâhça huyunu tanıyamayıp sana küstahlık etmişim. Ama şimdi büyük bir pişmanlıkla sana boynumu uzatıyorum; istersen vur, istersen ayağının altına al beni!" dedi.
   Ardından içli hıçkırıklarla ağlamasına devam etti. O gözyaşı yağmuru arasında bir şimşek çaktı. O şimşekten, eşsiz ve vefakâr bedevinin gönlüne bir kıvılcım düştü. Nihayet bedevî, karısının gözyaşlarına dayanamadı, söylediklerine pişman oldu.
   Onun şefkatli gönlünü kaplayan bu pişmanlığını sezen kadın, kocasına şu aklı verdi:
   "- Testimizde yağmur suyu var. Malımız mülkümüz de bundan ibaret. Bu testiyi al, git    Pâdişâhlar Pâdişahı'nın huzuruna gir, armağanını sun! De ki:
   "-Bizim bundan başka, hiçbir malımız mülkümüz yok, çölde de bundan iyisi hiç bulunmaz...    Pâdişâhımızın hazîneleri varsa, bunun gibi suyu yoktur. Bu su, az bulunur..."
   Zavallı kadın, Bağdat'ın ortasından şeker gibi Dicle'nin akıp gitmekte olduğunu ne bilsin, testisindeki suyu övüp duruyordu.
   Kocası da bu övgüye katılmış:
   "- Kimin böyle bir armağanı olabilir? Gerçekten de bizim bir testi yağmur suyumuz ancak pâdişâhlara lâyık!.." diyordu.
   Bedevî testisini bir keçeye sardı, ağzını sıkıca kapadı. Sırtına alarak Bağdat yoluna düştü.    Testi kırılmasın, hırsızlar çalmasın diye gece gündüz gözü gibi koruyordu. Günler haftalar sonra Bağdat'a geldi. Sora sora Halîfe'nin sarayını buldu. Kapıya dayandı. Muhafızlar ne istediğini sordular. Fakîr bedevî:
   "- Ey muhterem kişiler! Ben garîb bir bedevîyim. Pâdişâhın lutfunu umarak çöllerden geldim.    Bu armağanı o sultana götürün, pâdişâhtan murâd isteyeni ihtiyaçtan kurtarın! Tatlı, lezzetli su. Çölde, yağmur sularından biriken gölden toplanmıştır. Testim de güzel, yepyeni..." dedi.
   Halîfe'nin adamları, bu saf, tertemiz yürekli bedevîye önce gülecek oldular, sonra da onun bu iyi niyetlerle bezenmiş armağanını canla başla kabul ettiler. Bedevî, sarayın hemen altında gürül gürül akan Dicle'den habersiz, bekliyordu.
   Bedevînin su testisi Halîfe'ye sunulunca, Halîfe bundan çok memnun olmuş, bedevîyi huzuruna kabul etmişti. Gönlünü aldı, yeni elbiseler giydirdi sonra da adamlarına:
   "- Testiyi altınla doldurun, ona verin. Dönerken de onu, gemi ile Dicle yolundan götürün. O çöl yolundan gelmiş. Dicle yolu yurduna daha yakındır. Buradan memleketine dönsün!" emrini verdi.
   Bedevî gemiye binip Dicle'yi görünce büsbütün şaşırdı. Asıl şaşkınlığı ise, bu kadar suyu bol Dicle nehri varken, Halîfe'nin, bir testi çöl suyunu kabul etmesiydi. Allah'a candan şükürler eyledi.
 

Sedye Fiyatı Geri Sarımlı Düşüş Tutucu