Aşık ve AŞK

Henüz altı yaşındayken âşık olduğum yüz, dış kapının pervazına parmak kadar bir kurşun kalemle çizdiğim kız yüzüydü. Her tarafı batık çıkık olan kapının eşikten beş karış yukarısında el kadar, pürüzsüz bir alan vardı. Bir defter yaprağından daha çekici bulduğum bu alana ilk çizdiğim resim, babamın eldivenleriydi – iki elimi birden yutabilirdi, parmaklarımın ulaşamayacağı kadar derindi parmakları, her bir kuyusunda birer yılan yatardı, (onları ilk ellediğim zaman babam kulaklarımı bükmüştü, ağlamıştım), Koca Hala demişti ki on parmakta on yılan var, sonra hiç ellemedim, onlar sandığın üstünde durdu, ben kapıdan izledim onları, Köy Hizmetlerinde çalışan babam eldivenlerini takıp gitti bir gün, geri gelsinler bekledim, babam döndü ama onlar yoktu, o gece rüyâmdaydılar, derin derin kuyuydu, uzun uzun yılandı, kalkıp resimlerini çizdim –  Üç gün sonra sildim eldivenleri.

Hıdrellez günü buluşacak olan Hızır’la İlyas’ın ellerini çizdim – Koca Hala anlatırdı, senede bir gün buluşurlar derdi, ossat ne dilersen olur derdi, Hıdrellez günleri inip kapı önündeki bostana eğri büğrü dikerdi, kabak çekirdeklerini katardı toprağa, bugün işlediğim günahlar bu kabağın başına diyerek kabak çekirdeklerini sayardı, hanede kişi başına bir kabak sokardı toprağa, eğer o yıl kabaklar olursa demek ki Hıdrellez’de bir günah işlemedin derdi, yok olmazsa günahlısın… işte eğri büğrü dikerek o kusurları def ettiğini anlatırdı, Hızır ile İlyas’ın mübarek elleri gibi kabağın yaprakları bostanı şenlendirsin derdi, Koca Hala ne çok şey bilirdi – Senemiz bereketli ve günahsız olsun diye dış kapının pervazındaki o el kadar alana o mübarek elleri resmettim. Sonra babamın eldivenleri silindiği yerden çıkacak, kuyularını açıp yılanlarını salıverecek, o yılanlar o kutlu elleri yutacak diye öyle korktum ki aradan üç saat geçmeden Hızır’la İlyas’ın ellerini de sildim.


Bir gün ne çizeceğimi bilmeden burnumu çekerek kalemimi oynatırken bir yüz çıktı ortaya. Kaş yaptım önce ona, sonra göz, ağız, burun ve saç. Önce kısaydı saçları, yanına uğradığım her gün biraz daha uzattım- Öte köyden Seher gelseydi gelseydi, bir türkü uydursaydık resim kıza, saçlarına çiçek çizseydi çiçek Seher - Ne güzel bir kız vardı kapımızda! Görsünler, maşallah çeksinler istedim… Evin büyük çocukları bulgur çuvalından yapılma çantalarını sırtlarında sallaya sallaya okula giderken ve okuldan dönerken o kapıdan geçtiler. Annem günde bin kez o kapıdan girip çıktı. Kış öğlelerinde bir parça güneş görününce çivileri ellerinde şıkır şıkır yün çorap ören kadınlar o kapının önünde minderlere oturup halleştiler. Köy Hizmetlerinde çalışan babam arada bir geldikçe bir iki adamla tam o eşiğin önünde pişti oynadı – çok kar yağardı çok, yollar kapanıp kalırdı yollar, gelen giden olmazdı, giden gelen olmazdı, babam bir sarı araç üstünde karları püskürterek yolları açsın diye beklerdim, görünmezdi hiç görünmezdi, babam hangi köye hizmet ederdi, babam Köy Hizmetlerinde çalışırdı… – Yakın köylerden gelen kocakarılara masallar ülkesinde yaşadıklarını anlatan Koca Hala da o kapıdan geçti. Ama eşik üstünde durup söyleştiğim, iki elimi iki yanıma dayayıp bakıştığım bu güzel kızı kimse fark etmedi. Saçlarının her gün daha da uzadığını, kirpiklerinin sıklaştığını, dudaklarının bazen gülümser gibi yana uzayıp bazen ciddileştiğini kimse görmedi. Hepsine gücendim ben. Koca Hala hariç…

 O yaşlıydı çünkü, iğneye iplik bile takamıyordu, hep bana taktırıyordu, bulanık gözleri nasıl görsündü? Kimse görmedi kızı, maşallah demedi kimse –Seher gelseydi Seher, ona göstermek ne iyi olurdu ne iyi- Hasta olduğundan okula gönderilmeyen bir oğlan çocuğunun kalbinde neler büyür, içinde neler söylenir, bunca gelen giden bilmedi. Perdesiz ve dumansız, bir o kapı pervazındaki kız dinledi iç sesimi. En uzun cümlelerimi bir resimle paylaştım. Hem mutlu hem mutsuz olduğum o günlerde, yürüme bir saat uzaktaki köyden annemin akrabaları geldi. Onların eve doldurduğu sonu gelmez gürültü de kardan ıslanmış kıl çorapları da umurumda değildi. Yalnız beş yaşındaki Seher’in elinden tutup da ambarın önündeki tahtada çerden çöpten oyunlar kurmak mutlu etti beni. Büyüklerin gittikçe yükselen seslerini yok sayarak Seher’i elinden tutup dış kapıya götürdüm. Yüzümüzü günlerdir sırdaşım olan resmin yüzüne çevirdik. “Bak, güzel mi?” dedim. “Burnu eğri.” dedi, “Saçları da bizim eşeğin kuyruğuna benziyor!” Sonra kikir kikir güldü. Elini bıraktım. Seher onu beğenir, birlikte ona isim takarız sanmıştım. Ne büyük yenilgiydi! Seher’in gülüşü onca insanın resmi görmemesinden daha ağır gelmişti. Öfkelendim. “Senin de yüzün yaralı yaralı! Senin saçın da mısır püskülü gibi buruşuk buruşuk!” dedim. Sesi hiç düşmeden gülüşü ağlamaya döndü. Elini sağ yanağındaki yaraya bastırarak ağladı – geçenki gelişlerinde çıbandır sıkmayın demişti Koca Hala, yanağı yerine gözüne çıksaydı da zengin kocaya varsaydı deyip gülmüştü, güldürmüştü - Ağladıkça sesi yükseldi, ağzı daha da açıldı. “Hem de dişin çürük!” dedim, Seher uludu, “Pis domuz, öl öl!” dedi. İçeri koştu.

Ben onu ağlatmak istemiş miydim, bilmiyorum. Ama o günden kalan asıl yara ne Seher’in resim kıza çirkin demesiydi ne de annemin misafiri ağlattım diye maşayla bacaklarıma vurmasıydı; asıl yara Seher’in içini çeke çeke, geldiği kalabalığın arasında karlara batarak gitmesinin ardından kalan boşluktu. İşte onlar gitti. Koca Hala’nın eski radyosunun sesi dış kapıya kadar geldi, “bir çift turna gördüm durur dallarda” diyordu bir kadın. Kapının pervazına iyice yaklaşıp “Senin adın Turna.” dedim ve yanağının birine bir yara çizdim. Seher’in küsüp gidişinin ardından tutup Turna’ya âşık oldum ve Koca Hala’nın eğri büğrü kabaklarının topraktan baş çıkardığı bir gün onu öptüm. Günlerimi kapı önünde ona türküler söylemekle, eteklerini batık çıkık pervaza aşağı uzatmakla, dinlediğim masalları anlatmakla geçirdim. Babam arada bir geldikçe Köy Hizmetlerini konuştu, Koca Hala ahbaplarına elli senelik olayları nakletti, annem tavuklara bağırdı, ineklere söylendi, tencereleri tıngırdattı, evin büyük çocukları okul dönüşü şiirler ezberledi… Ben yalnızca Turna’ya anlattım kendimi. Ama o hiç konuşmadı. Elimi uzatsam dokunacağım kadar yakınımdaydı, sorularımı cevaplayamayacak kadar uzağımdaydı…

 Bari ağlasın diye yüzündeki yarayı bir çiviyle deldim, yine de put kadar sessiz kaldı. Bahar sonlarıydı. Turna’ya âşıktım ben. Bir güneşli sabahta ona “Senin adın Seher olsun, konuş benimle.” dedim. Adını değiştirdim, Seher Turna oldu. Günler geçti, geçti de Seher Turna bana kelâm etmedi! Zaten annem yaz işleri başlamadan önce bir temizliğe girişti, elinde eski bir çulla kapıları silmeye başladı ve “Kapıları karalama çocuk, hasta masta demem bacaklarını kırarım!” diyerek Seher Turna’yı eski çula sarmaladı ve kovadaki suda boğdu. Ondan umudumu kesince iki elimi yanaklarıma dayayıp Seher’in yollarını gözledim. Yol boyunca atlı adamlar, zilli keçiler, kuzulu koyunlar gelip gitti, gidip geldi. O yoktu. Gidip Koca Hala’yı bacada yastığının yünlerini çubuklarken buldum. Seher’in artık neden gelmediğini sordum. Yılların tozuyla bulanıklaşan gözlerini kıvrımlı yollara dikerek iç geçirdi ve o kalabalık gelişin aslında veda ziyareti olduğunu anlattı. Sustum. –uzak hem ne uzakmış gittikleri yer, rahvan atla kırk saatte bile gidilemezmiş oralara, evler varmış evler, kum kadar çok adamlar……………….kum kadar çocuk………………suları içilmezmiş suları, kokuluymuş pis kokulu…-

Seneler seneler geçti. Geçip giderken Koca Hala’yı da aldı, götürdü. Vasiyeti üzere yastığını mezarına koydu annem, bu başımın derdini bir yastığım bilir derdi Koca Hala. Babam köylere hizmet etmeyi bıraktı, ekip biçti toprağı. Evin büyük çocukları kanatlanıp uçtu uzaklara. Yıllardır silemediğim bir boşluğun sızısıyla bir ben kaldım evlerde, kapılarda, yollarda… Dış kapının pervazı daha da karardı. Turna’nın izi bile kalmadı.

Bir akşam annemin iki yana sallanarak baktığı fotoğrafta gördüğüm hüzünlü bir gelin yüzündeki pembe yara izi, kalabalık arasında içini çeke çeke giden bir kız çocuğunu geri getirdi.

Yaralı bir yüze de âşık olunabileceğini bunca zamanda öğrendim.
 

Sedye Fiyatı Geri Sarımlı Düşüş Tutucu