Öyle büyük bir sessizliğin içindeydim ki.!

Bugün yine bir yalnızlık nöbeti tuttu beni. Başımı alıp yollara düştüm. Gördüğüm bütün insanların gözleri bana düşman gibi bakıyordu. Kendimi başka bir alemden gelmiş, tuhaf bir yaratık gibi hissediyordum. şehrin uzak mahallelerinden geçtim. Issız sokak aralarında dolaştım durdum. Uykuda gezen bir insan gibiydim. Derken bir ormanda buldum kendimi.

Öyle büyük bir sessizliğin içindeydim ki.! Ayaklarımın altında kırılan dalların sesinden başka bir ses duymadan yürüdüm yürüdüm. Yaklaşan bir sonbaharın hazin kokusunu doldurdum ciğerlerime. Ezik bir yaprağın haykırışlarını duydum. Ormanın içlerine doğru rüzgarın temasıyla ağaçların nasıl ağladıklarını işittim. Uzaklarda bir puhu kuşu ötüyordu. Sesi ağaçların hıçkırık sesine karıştığı zaman, garip bir musiki oluyor, görünmeyen tılsımlı çalgıların esrarlı şarkılarını dinletiyordu bana.

Başımı döndüren bir güzelliğin ortasındaydım. Her yere bir afyon kokusu sinmişti sanki. Devrilmiş bir kütüğün üzerine oturdum, seni düşünmeye başladım. Ve ansızın bir korkuyla ürperdi içim. Birdenbire yanımda buldum seni. Çok yakınıma oturmuş, gülen gözlerinle bana bakıyordun. Elimi uzatsam kaybolacaktın sanki. Uzaklara meydan okurcasına, imkansızlıkları hiçe sayarcasına gelmiştin işte.

Her şeyinle yine sendin. Bir zaman korkudan bakamadım gözlerine. Sadece görmeden, duymadan, dokunmadan içtim varlığını. Sonra ağaçlardan sızan yapayalnız bir gün ışığında buluşuverdi gözlerimiz. Korkularım dağıldı, öyle gerçektin ki.

Tabiatın o bakir güzelliği içinde bile emsalsiz ve şahaneydin. Bir süre hiç konuşmadan bakışlarımızın birbirine karışmasıyla mest olduk. Avuçlarım yanmaya başladı hazdan. Biraz ürkek, biraz arzulu uzandım ellerini tuttum. Ellerin üşümüştü. Dudaklarıma, sonra yanan alnıma götürdüm. Serin bir rüzgar esmeye başladı. Yaklaştın, başını omuzlarıma koydun. Saçlarımın saçlarına olan özlemi dindi birden. Öyle yakındın ki.! Kalbinin vuruşlarını duyuyordum, nefes alışını duyuyordum. Eğildim, yüzünden öpmek istedim, bir baktım ki yoksun. Gelişin gibi gidişin de bir Rüyaya benzedi. Bir sır gibi kayboluverdin. Sadece omuzlarımda simsiyah saçlarından bir iki tel kaldı. Bir de havada kokun var. O çıldırtan, o deli eden, o beni alıp uzaklara götüren kokun...

Kalktım yürümeye başladım. Bir an önce ormandan kurtulmak istiyordum. Orman büyülemişti beni. Ağaçların seyrekleştiği yerden uzaklarda bir deniz göründü. Bir akşam güneşinin ışıkları altın tozu gibi serpilmişti üzerine. Koşarcasına yürüyordum. Ayaklarıma dikenler batıyordu. Bir an önce denize kavuşmaktı tek düşüncem. Bütün ağaçlar peşime düşmüştü, arkamdan bir orman kovalıyordu sanki. Deniz kıyısına geldiğim zaman güneş ufukta ateşten bir top halindeydi. Her an bir parçası denizin sonsuz maviliklerinde kayboluyor, yavaş yavaş sönüyordu. Islak kumların üzerine oturdum.

Denizin sürüklediği bir dal parçasıyla yere adını yazdım. Bir dalga geldi, giderken adının harflerini de birlikte götürdü. Tekrar tekrar yazdım ve dalgalar tekrar tekrar sildi adını. Sonra deniz bu oyundan usanmış; olmalı ki mızıkçılık eden bir çocuk gibi hırçınlaşmaya başladı. Dalgalar artık üzerime kadar geliyor, beni ıslatıyordu. Birden kocaman bir dalga geldi üzerime doğru. Çekilirken bir de baktım ki yine yanımda sen varsın. O büyük dalga kim bilir nerelerden seni getirmişti bana.

Bu defa çırılçıplaktın. Vücudun güneşi içmişti sanki. Omuzların pırıl pırıldı. Her yerinden başka bir aydınlık taşıyordu. Biraz önce denizin üzerine serpilmiş altın tozlarından daha güzeldi tenindeki sarı tüyler. Mağrur ve eşsiz güzelliğinin batan güneşe ve gitgide hırsından kuduran denize meydan okuyuşuna hayran oldum. Mermere şekil veren eller senin vücudunu tanısalardı; daha ölümsüz bir şey olurdu sanat. Dünyanın her şehrinde bir heykelin olmalıydı senin. Ve insanlar senin güzelliğini görüp çirkinliklerinden utanmalıydılar.

Uzun uzun seyrettim seni. Güneşin son ışıkları da bizi terk ettiği zaman mavi, bir ince tül gibi sardı vücudunu gece. Hala gözlerim kamaşıyordu, hala derin ürpertiler içindeydim. Topuklarından saçlarının ucuna kadar her yerini bin defa, yüz bin defa öpmek geliyordu içimden. Kalbimde bir sancı, başımda bir uğultu vardı tarifsiz. Bir sel gibi taşan, bütün bentleri yıkan uçsuz bucaksız arzularımı susturamıyordum artık. Yaklaştım, ayak bileklerini tuttuğum anda, yine kocaman bir dalga geldi üstümüze.

Bir an gözlerimi yumdum. Açtığım zaman yine sen yoktun. O dalga seni almış, denizin içlerine doğru götürüyordu. Ardından koştum yetişemedim. Başka dalgalar beni kıyıya doğru sürükledi. Yorgun başımı başka yönlere de çevirdiğim zaman, bir yanda güneşin, bir yanda ayın doğuşunu gördüm. Günler anlamını yitirdi. Takvimler ve saatler kahroldu utançlarından. Her yerde güzelliğinle mağlup ettiğin zaman, bir ölüden farksız şimdi.

 Büyüksün, çok büyüksün, en büyüksün.
Görmüyor musun zamanı aştık seninle...
 

Sedye Fiyatı Geri Sarımlı Düşüş Tutucu